23 Ekim 2014

Joan Miró

Sakıp Sabancı Müzesi'ne sanırım en son Rodin sergisi için gitmiştim... Üzerinden bir asır geçmiş gibi hissediyorum şimdi! Aslında otopark sorunu olmasa çok daha sık ziyaret edeceğim müzelerden biri olacak kesinlikle... Otopark sorun olsa da bu sorunu içeri adımınızı atar atmaz kapı dışarı ediyorsunuz çünkü müzenin bahçesinde yer alan ağaçlar ve heykeller daha sergi salonuna varmadan zaten sizi büyülü bir atmosfere sokmuş oluyor...
Uzun bir aradan sonra Sabancı Müzesi'ne yolumuz bu sefer Joan Miró sergisi için düştü. Miró'nun resim ve heykellerindeki kendine özgü tarzı bana o kadar sıradışı geldi ki, bu özgünlük kendi içimde de yeniden bir sanat keşfine çıkmam gerektiğini hatırlattı bana. Bilmiyorum bu belki eskiden olduğu gibi yine seramik olur veya sanatın bambaşka bir dalı ama hayatımda bir şekilde yaratıcılığın yeniden yer alması gerektiğine kesinlikle karar verdim.
Beni böylesine etkileyen ve yeni kararlar almamı sağlayan bu sergiden fotoğraflar paylaşmayı çok isterdim ama ne yazık ki fotoğraf çekimi yasaktı :( Bir başka katta yer alan "Tanzimattan Cumhuriyete Türk Resim Sergisi"nde fotoğraf çekimi serbestti, tabii böyle olunca durmadan çektim de çektim :) Blogumda bu sergiye de bir ara yer vereceğim ama bir altta paylaşmış olduğum sergiyle benzer konuya sahip olduğu için üzerinden biraz zaman geçmesini istiyorum...
Çift/Double, Anish Kapoor, 2006
İyi Surat/Good Face, Tony Cragg, 2007
Deri Mont: Sheinside
Gömlek Elbise: Sheinside
Loafer: Stradivarius
Clutch: Koton
Yüzük: Evihan

22 Ekim 2014

Geçmiş ve Gelecek (1. Bölüm)

Bugün sanat dolu bir gün olacak hazır mısınız :) Geçtiğimiz günlerde bahsettiğim, İstanbul Modern'de yer alan "Geçmiş ve Gelecek" isimli sergi, yer verdiği sanatçılarla Türk resim sanatının hangi aşamalardan geçtiğini ve ne gibi değişikliğe uğradığını biz izleyicilere çok güzel bir şekilde aktarıyor. Ben sergiden o kadar keyif aldım ki mutlaka blogumda yer vermeliyim diye düşündüm. Ama 136 sanatçının 180 eserini ve eserlerle ilgili bilgileri bilgisayarıma aktarınca işin içinden çıkamadım :) Bu yüzden sergiyi birkaç bölüme ayırmanın daha doğru olacağını düşündüm. Bu birinci bölümde, Türk resim sanatını başlatan, geliştiren ve şu anda hayatta olmayan sanatçılarımıza yer verdim. Elimden geldiğince de sergide yer alan sanatçılarla ilgili notları buraya yazmaya çalıştım... İri gözlü köylü kadınlarıyla her daim içime işleyen Nuri İyem, ilk Türk kadın ressamlarımızdan olduğunu bu sergi sayesinde öğrendiğim Mihri Müşfik, yeğeni Hale Asaf, Nazım Hikmet'in kitabı için Kuvayımilliye insanlarını çizen Abidin Dino, İbrahim Çallı, Bedri Rahmi Eyüboğlu, eşi Eren Eyüboğlu ve daha birçok değerli sanatçımızı burada saygıyla anıyorum...
Büst ve eskizler
Halil Paşa (1852-1939)
Otoportre, 1943
Abdülmecid Efendi (1868-1944)

1868 yılında Osmanlı Hanedanı'nın bir üyesi olarak doğan Abdülmecid Efendi, Sultan Abdülaziz'in oğludur. Kuzeni Vahidettin'in 1918'de tahta geçmesinden sonra, Abdülmecid Efendi veliaht olarak Dolmabahçe Sarayı'na gelir. Milli Mücadele yıllarında, ilerici kişiliği ve mücadeleye destekçi duruşu sebebiyle diğer şehzadeler arasından, Büyük Millet Meclisi'nce oybirliğiyle halife seçilir. Daha babasının hayatta olduğu dönemlerden itibaren sarayda Batılılaşma hareketlerinin yaşandığı bir ortamda büyür. Bu durum, babası öldükten sonra da devam eder. Resim dışında müzik, edebiyat, hat sanatı gibi sanatın diğer dallarına da ilgili bir kişiliktir. Bunların yanında Abdülmecid Efendi, pek çok sanatçıyı sarayda himayesi altına alarak ve aynı zamanda bir resim koleksiyonu oluşturarak sanat üretimini desteklemiştir.
Yelkenli
Abdülmecid Efendi (1868-1944)

Osman Hamdi Bey, Salvatore Valerie gibi dönemin önemli hocalarından resim dersleri alan Abdülmecid Efendi'nin, özellikle portre alanında yoğun çalışmaları vardır. Portrelerden sonra en yoğun biçimde üzerinde çalıştığı konu manzaralardır. İstanbul'un farklı bölgelerinden, resimsel değerlerin ön plana çıkartıldığı, romantik karakterde, zamansız manzaralar yapmıştır.
Sis
Abdülmecid Efendi (1868-1944)

"Sis" resmi, Abdülmecid Efendi'nin politik değinmeleri de olan resimlerine bir örnek oluşturur. Bu resim, Tevfik Fikret'in Abdülhamid Efendi'nin baskıcı yönetimini eleştirdiği "Sis" şiirinden esinlenilerek yapılmıştır, hatta ressam yapıtını Tevfik Fikret'e ithaf etmiştir.
"Otoportre", Abdülmecid Efendi'nin yıllar önce bırakmak zorunda kaldığı devlet adamlığıyla sanatçı kişiliğini buluşturur. Üzerinde taşıdığı Hanedan nişanları, kan bağıyla ait olduğu imparatorluğa işaret ederken, resmi yapan kişi olarak da bu yitirilişin özlemini kayda geçirdiğini akla getirir.
Portre
Mihri Müşfik (1886-1954)

İlk Türk kadın ressamlarından olan, 1886 İstanbul doğumlu Mihri Müşfik, edebiyat ve müziğin yanı sıra resme de ilgi duymuş ve II. Abdülhamid döneminde saray ressamı olan İtalyan sanatçı Fausto Zonaro'dan dersler almıştır. Daha sonra eğitimine Roma ve Paris'te devam etmiştir. Bir süre Kız Öğretmen Okulu'nda ders verdikten sonra, 1914 yılında kurulan İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nin ilk kadın müdürü olmuştur. Genç yaşından itibaren edebiyata ilgi duyan sanatçı, portresini de yapmış olduğu Tevfik Fikret'in de aralarında bulunduğu "Edebiyat-ı Cedideciler" ile dostluk kurmuştur. Sanatçı daha sonra ABD'ye yerleşmiş ve çalışmalarına orada devam etmiştir. Mihri Müşfik öğrencilerini doğada çalışmaya teşvik etmiştir. Yurtdışındaki akademik öğrenimi sırasında benimsediği modelden çalışma pratiği, resim, heykel ve özellikle de çizim alanlarına önem vermesini sağlamıştır. Kendi çalışmaları da genel olarak portrelerden ve figüratif resimlerden oluşmaktadır. 
Aile fertlerini ve yakın çevresini çalışmalarına konu edinen Mihri Müşfik, Portre adlı bu yapıtta bir dostunu resmetmiştir. Kompozisyonun tek bir kadın imgesini merkez alması ve sanatçının ustalaştığı pastel boya uygulamasının inceliği, dönem için öncü bir uygulamadır. Aynı teknik ve kompozisyon olgusu, Mihri Müşfik'in çalışmalarının çoğunda mevcuttur. Sanatçı bu portrede ince pastel boya uygulamasıyla gerçek bir kadın suretini hayale yakın biçimde betimlemiştir.
Göksu Deresi, yaklaşık 1908
Fahri Kaptan
Natürmort, 1928-30
Hale Asaf (1905-1938)

Resim eğitimine 1919 yılında Roma'da, teyzesi Mihri Müşfik Hanım'ın yanında başlayan Hale Asaf, 1920'de Paris'e giderek burada Namık İsmail'in öğrencisi olur. 1921'de Berlin Güzel Sanatlar Akademisi'ni kazanır ancak 1924 yılında geçim sıkıntısı nedeniyle İstanbul'a dönmek zorunda kalır. Burada İnas Sanayi-i Nefise Mektebi'nde ve İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğrenim görür.

Hale Asaf'ın bu şişe etüdü, Kübist uzam analizinin açık bir örneğini oluşturur. Üç boyutlu bir gerçekliği iki boyutlu bir yüzeyde temsil etme sorunu, Rönesans'tan bugüne Batı Sanatı'nın en önemli kaygılarından biri olagelmiş, matematiksel perspektif de bu konudaki baskın çözüm olarak kabul görmüştür. Kübistler, gerçekliğin betimlenmesinden çok, üç boyutlu uzam yanılsamasına dayandığı gerekçesiyle bu çözümü sorgulamışlardır. Buna bağlı olarak da, Kübist sanatçıların yapıtları nesneleri aynı anda birçok farklı bakış açısından göstermeyi amaçlamıştır. Bu resimde şişenin çevresi, uzamı düz bir yüzey olarak gösteren, doğal olmayan, kesin açılı renk bloklarıyla tasvir edilir. Bu da, şişeye yandan, masaya da yukarıdan bakılıyormuş izlenimi verir. Arka planda olduğu gibi, şişenin yüzeyleri de, tüm kompozisyonu birleştiren bir yüzey deseni oluşturan, şiddetli fırça darbeleriyle yapılmış kalın renk bloklarıyla tasvir edilmiştir.


"1910-1914 yılları arasında devlet desteğiyle Paris'e gönderilen bir grup genç sanatçının beraberinde getirdiği İzlenimci sanat anlayışı, resim sanatına yeni ufuklar açar. Bu sanatçılar edindikleri anlayışı yerel bir ışık, doğa ve renk duygusu ile buluşturma arayışına gierler."1914 Kuşağı" olarak adlandırılan bu sanatçılar çalışmalarını Galatasaraylılar Yurdu olan Societe Operaia'da sergilemişlerdir. Bu sergilerde saray sahneleri, ayvalı ve testili naturmortlar yerlerini yaşayan, nefes alan insanların bulunduğu kompozisyonlara bırakır. Osman Hamdi'den beri hiçbir ressamın el atmadığı bir konu olan figür ve portre, 1914 Kuşağı ressamları tarafından resmedilir. Namık İsmail nü çalışmaları, Feyhaman Duran portreleri, İbrahim Çallı Batılılaşmanın sembolü olan kadın figürünün ağırlıkta olduğu kompozisyonları, Avni Lifij ise sembolik manzaraları ve gerçekçi büyük boy figür yorumları ile bu segilerde öne çıkan isimler olur."


Fatma (Cimcoz) Barşal Portresi, 1933
İbrahim Çallı (1882-1960)

Denizli'de doğan İbrahim Çallı, 1908 yılında Sanayi-i Nefise Mektebi'nden mezun olduktan sonra Paris'e giderek Fernand Cormon atölyesinde çalışmalarına devam eder. 1914 Kuşağı'nın kendi adıyla anılmasına neden olacak kadar ünlü bir ressamdır. Çağdaş ressamlar gibi o da gündelik yaşamı ve portreleri resmederken Fransa'da etkisinde kaldığı İzlenimciliğin renk ve ışık tekniklerini benimser. Sanatçı, Cumhuriyet ideolojisinin öngördüğü çağdaş yaşam sahnelerini, İzlenimciliğin biçimsel özellikleriyle birleştirerek özgün bir üslup yaratır.
Birçok farklı konuda çalışmalar üretmiş olan sanatçının, en ünlü yapıtları kadın resimleridir. Çallı'nın resimlerinde kadın figürünün bu denli önemli olması, 1933 yılında resimlenmiş Fatma (Cimcoz) Barşal Portresi'nde de görebileceğimiz gibi, yeni Cumhuriyet'in kadına verdiği değerle koşuttur. Çallı'nın resimlerinde kadın kadınlığıyla, bazen de tüm erotikliğiyle yorumlanır; resmin nesnesi değil, tam tersine öznesidir.
Kadıköy'den Haydarpaşa'ya Bakış, 1933
Şeref Akdik (1899-1972)
Orman Perisi, 1940
Hamit Görele (1894-1981)

Güzel Sanatlar Akademisi'nde İbrahim Çallı ve Hikmet Onat atölyelerindeeğitim gören Hamit Görele, ardından Paris'e giderek Julian Akademisi'nde ve Andre Lhote atölyesinde çalışır. Türkiye'de hiçbir sanatçı grubuna dahil olmayan ressamın Orman Perisi yapıtının geri planındaki ağaç gövdeleri ve ön planındaki kayalar, Paul Cezanne'ın son yıllarında yoğunlaştığı ve çok önemsediği Yıkananlar serisi yapıtlarını anımsatır. Sağ alt köşedeki karaca, 19. yüzyıl erken dönem Fransız resminin Courbet gibi ustalarını ve onlardan etkilenen Şeker Ahmet Paşa gibi Türk resim sanatının öncülerini akla getirir. Görele'nin bir müzede yer alması iddiasıyla gerçekleştirdiği bilinen bu yapıtı, konusu ve resim dili açısından Cezanne'a yakınlığının yanı sıra, mitolojik bağlamı nedeniyle Akademik gelenekle de ilişkilendirilebilir. Ormanın içinde, Görele'nin Orman Perisi olan ve Lhote etkilerini de barındıran bir çıplak kadın figürü yer alır. Figürün ele alınışındaki biçim bozmaları ve kompozisyona egemen olan mavi tonlar, resmin bütününe yansıyan sükunet ve zamanın adeta durmuşluğu, Görele'nin düşsel bir ormanı, mitolojik bir öyküyü, bir duygu betimleme çabasını açığa vurur.
Oturan Genç Kadın
Paltolu Genç Kadın Portresi
Hamit Görele (1894-1981)
Mihribad'dan
İlhami Demirci (1908-1976)

Demirci tüm sanat yaşamı boyunca resmini manzara ve ölü doğa konuları çevresinde ve Konstrüktivist (İnşacı) bir anlayışta geliştirmiştir. Sağlam bir desen altyapısıyla zenginleştirilmiş manzaralarında kütlelerin, renk alanları, leke kombinasyonları ve Konstrüktivist yaklaşımın mükemmel uyumu ile yaratıldığı görülür.


"1929 yılında Cumhuriyet döneminin ilk sanatçı topluluğu olan Müstakil Ressamlar ve Heykeltraşlar Birliği kurulur. Adını Fransa'daki Bağımsız Sanatçılar Birliği'nden alan birliğin amacı, sanatçıların Cumhuriyet'le birlikte yüzünü iyiden iyiye Avrupa'ya dönen Türkiye'ye, yurt dışından edindikleri yeni sanat biçimini getirmeleridir. Refik Epikman, Cevat Dereli, Şeref Akdik, Mahmut Cüda, Hale Asaf, Muhittin Sebati gibi isimlerin yer aldığı grup, eserlerinde değişen, kalkınan Türkiye'yi ele alarak, Alman Dışavurumculuğundan Kübizme, Natüralist arayoşlardan Konstrüktivizme kadar farklı sanat anlayışlarının sentezini oluşturmaya çalışır. 1933 yılında ise Cemil Tollu, Zeki Faik İzer, Nurullah Berk, Zühtü Müridoğlu, Elif Naci ve Abidin Dino'nun katılımıyla "D Grubu" kurulur. Grup, egemen eğilim olan Akademizmi, Natüralizmi ve İzlenimciliği dışlayarak, Kübist bir form ve sanat anlayışını savunur. Cumhuriyet atılımları ile özdeşleşecek Kübizmi modern bir savunu olarak ülke topraklarına taşıdığını iddia eden grup, 1950'lere kadar Türkiye sanat ortamında etkin bir rol oynar. 1941 yılında ise, 1937'de Akademi'de resim bölümünün başına getirilen Leopold Levy'nin öğrencisi olan bir grup sanatçının katılımıyla, toplumsal konulara duyarlı bir yaklaşım sergileyen "Yeniler Grubu" kurulur. Nuri İyem, Kemal Sönmezler, Ferruh Başağa, Selim Turan, Abidin Dino, Mümtaz Yener gibi isimlerden oluşan hareket, D Grubu'nun Batı sanat akımlarını şuursuzca yurda getirmesine ve sanatçıların ülke gerçeklerine sırtını dönmelerine karşı tepki göstererek, toplumsal içerikli bir resim anlayışını savunur."


Kuvayımilliye insanları
Abidin Dino (1913-1993)

İstanbul'da dünyaya gelen Abidin Dino, doğduğu yıl ailesi Cenevre'ye yerleşince, 12 yaşına kadar İsviçre'de yaşar. 1. Dünya Savaşı'nın ardından İstanbul'a döner. Robert Kolej'de başladığı eğitimini resim ve karikatüre duyduğu ilgi nedeniyle yarıda bırakır. 1933 yılında Nurullah Berk, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Elif Naci ve Zühtü Müritoğlu ile birlikte D Grubu adlı topluluğun kuruluşunda yer alır. Profesyonel sanat eğitimi almadan kendi kendini yetiştirmiş bir sanatçı olan Abidin Dino hayatının ikinci yarısında daha çok Paris'te yaşamış ve burada çevresinde her zaman dönemin önde gelen ozanları ve ressamları olmuştur. Dino, şair Nazım Hikmet ile yakın dost olmuş ve şairin özel ricası üzerine birçok kitabını resimlemiştir.
Kuvayımilliye insanları
Abidin Dino (1913-1993)

 Abidin Dino, Kuvayimilliye İnsanları adlı desenleri Nazım Hikmet'in 1939-1941 yıllarında Çankırı ve Bursa cezaevlerindeyken kaleme aldığı, Kurtuluş Savaşı'nı anlatan Kuvayımilliye Destanı kitabı için çizmiştir.
Cehennemim, 1951
Fahrelnissa Zeid (1901-1991)

Ressam Nejad Melih Devrim'in annesi olan Fahrelnissa Zeid, Aliye Berger, Füreya Koral ve yazar Cevdet Şakir Kabaağaçlı gibi birçok sanatçı yetiştirmiş bir aileden gelir. Sanayi-i Nefise Mektebi'nin ardından 1928'de Paris'e giderek sanat öğrenimini Ranson Akademisi'nde sürdürür. 1934'te Irak'ın Ankara Büyükelçisi Emir Zeid ile evlenerek Prenses unvanı alan sanatçı figür, soyutlama ve non-figüratif anlayışların yer aldığı ilk kişisel Paris sergisini Colette Alendy Galerisi'nde gerçekleştirir. 1951 tarihli "Cehennemim" adlı resim, çizgisel tavrı ve kesik yüzey parçacıkları ile vitray-resim sentezli çalışmalarının en yetkin örneklerinden biridir. Yüzeydeki renk dalgalanması küçük  geometrik alanlarla birlikte kompozisyonu sağdan sola veya soldan sağa farklı yönlere taşır.
Toygartepe'de Sabah (1956)
Hikmet Onat (1882-1977)

Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nin kurucu üyelerinden biri olan ve 1917 yılında Enver Paşa'nın girişimleriyle açılan Şişli Atölyesi'nde savaş konulu resimler yapan Hikmet Onat'ın akademik nitelikteki çıplakları ve iç mekan resimlerinin yanı sıra ele aldığı konulardan biri de manzara ve dolayısıyla İstanbul'dur. Hikmet Onat da, diğer 1914 Kuşağı sanatçıları gibi, o dönemde akademik üslubun dışında değerlendirilen İzlenimciliği benimsemiştir. Uzun yıllar aynı biçim dilini koruyarak ele aldığı manzaralarında yaşamının sonuna kadar İzlenimcilik ile Akademizm arasında kalmıştır.

Deniz Harp Akademisi mezunu olan Hikmet Onat, neredeyse askeri bir disiplin içinde yıllar boyunca haftalık programlar yaparak sabah karanlığında yola çıkıp, o gün için hedeflediği noktadan güneşin ilk ışınları ile çalışmıştır. Ortaya çıkan eskiz defterlerinden, sanatçının resim yapacağı görünümü desenleyerek ve armoniyi belirleyecek temel renk lekelerini bu taslağın üzerine not alarak, resme girişmeden ana kararlarını verdiği bilinir. Fazla çeşitlenmeyen, ama kendine özgü bir fırça tekniği, paletini kurutmamanın rahatlığı ile duraksamasız bir gerçekleştirme süreci "Toygartepe'de Sabah"ta da okunabilir.
Tekne, 1955
Avni Arbaş (1919-2003)


"1960'lı yıllarda soyut sanatın modernist eğilimine karşı figüratif anlatımı sürdürem bir grup sanatçı ortaya çıkmıştır. İnsan bedenine gündelik bir dil içerisinden bakan ve toplumsal gerçekçi resim anlayışını savunan sanatçılar arasında etkinliklerini hem burada hem de Paris sanat ortamında sürdüren isimler vardır. Neşet Günal, Nedim Günsür, Nuri İyem ve Ömer Kaleşi göç, gecekondulaşma, kent hayatı gibi sosyal konulara el atarken, Cihat Burak, Adnan Varınca, Avni Arbaş, Orhan Peker gibi ressamlar, dönemin değişen sosyal atmosferine kişisel bir üslupla yaklaşıp, figüre yeni ve ironik bir kimlik kazandırmaya çalışır. Her biri özgün birer üslup geliştiren bu sanatçılar, ele aldıkları konularla resim sanatının yaygınlaşmasında ve büyük kitlelere ulaşmasında etkin rol oynarlar."


Madenciler
Nedim Günsür (1924-1994)

Nedim Günsür, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi'nde öğrenim gördükten sonra, eğitimini Paris'te Andre Lhote gözetiminde 4 yıl daha sürdürür. Yurda döndükten sonra, çok iyi bildiği İstanbul'u terk ederek, eğitim bursunun karşılığında zorunlu hizmetini tamamlamak için Zonguldak Ereğlisi'nde öğretmenlik yapmaya başlar ve madencilerin zorlu yaşamlarından çok etkilenir.
Madenciler Yasta
Nedim Günsür (1924-1994)
Madenci, 1957
Nedim Günsür (1924-1994)

Bu resimde güçlü bir figür görülür. Koyu gölgelerle betimlenen yüz, adeta bir heykeli andırırr ve geniş bir deniz manzarası önünde durur. Deniz görüntüleri genellikle keyif ve rahatlama gibi yan anlamlar taşır, ama burada, renkteki çamurlu tonlar, suyu kesen mendirek ve koyu renk tekneler, madencilerin yaşamına nüfuz eden kömür tozunu yansıtır. Kömürün yaygın olarak kullanılmasına rağmen, genellikle unutulmuş bir figür olarak kalan madenci, bu resimde, gerçekleştirilmesinde büyük katkısı olan modernleşmenin kahramanlarından birine dönüşür.
İsimsiz, 1961
Kuzgun Acar (1928-1976)

Kuzgun Acar 1948 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Heykel Bölümü'ne girerek Rufolf Berling'in öğrencisi olur. Daha sonra Ali Hadi Bara ve Zühtü Müridoğlu'nun atölyelerine geçerek öğrenimini 1953 yılında tamamlar. 1961 yılında II. Paris Uluslararası Gençlik Bienali'nde birincilik ödülü alarak 1962 yılında Paris Modern Sanatlar Müzesi'nde kişisel sergi açmaya hak kazanır.
Kuzgun Acar, sanatın yaşama nüfuz etmesi gerektiğini düşünen bir kuşağın üyesidir. Heykeltraş olarak en karakteristik yönü, yontucu değil inşacı olmasıdır. Kütlenin içerisine gizlenmiş olanı gün ışığına kavuşturmakla ilgilenmez. Hazır malzemeyi işlemek, ondaki eksik veya fazlalıklara müdahalelerde bulunarak düzensizliği yapısal bir sağlamlığa kavuşturmak, sanatçıya aklı ve sezgileriyle çoğaltabildiği bir alan sağlamıştır. Buna karşılık teknolojiyi en fazla kaynak yapmak gibi daha ilkel bir düzeyde ele almıştır. Metal tamamıyla metaldir onun işlerinde, varlığı bir gerekçedir ve kişiliğinden tıpkı üreticisi gibi asla ödün vermez. Eskiz defterlerine düştüğü notlar, onun bu materyali iki nedenden dolayı üstün bulduğunu gösterir: Birincisi, demir çağından beri işlenen bu maddenin insanoğluyla kültürel bir bağ oluşturmuş olması; ikincisi ise bu yakınlığına karşılık, örneğim çivi gibi işlenmiş çeşitli hallerinin, ona yaklaşmaya kalkışanları itmesi, irkiltmesidir.
Abstre Peysaj, 1964-65
İhsan Cemal Karaburçak (1897-1970)

Matematik öğrenimi gören İhsan Cemal Karaburçak, resim yapmaya ilk kez 1930'da gittiği Paris'te başlar. Burada aldığı tutucu sanat eğitiminden tatmin olmayan sanatçı, kendisini Paul Cezanne, Gauguin ve Henri Matisse gibi modern resmin ustalarının yapıtlarını çalışarak eğitir. Sonrasında oluşturduğu görsel dil, dikkatle tasarlanmış bir kompozisyon yapısına ve saf renklerle sınırlı bir renk yelpazesine dayanır. Karaburçak'a göre resim, gerçekliği sanata dönüştüren sanatçının algısını yansıtmalıdır. Sanatçının bu algıyı üretmek için sürekli araştırma yapması, kendi toplumu, tarihi ve kimliğiyle iletişim içinde olmasının yanı sıra, çağdaş sanatın uluslararası boyutlarını da bilmesi gereklidir. Sanatçının, Türkiye'yi modern bir devlet haline getirme misyonuna odaklanmak yerine, Türk toplumunun sanat hakkında salt beğeninin ötesine geçerek eleştirel görüşlerini ifade edebileceği bilgi ve deneyimi kazandırması gerektiği görüşünü savunur.
Otoportre, 1964
Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911-1975)

Trabzon'daki ortaöğretimi sırasında Zeki Kocamemi'den resim dersi alan Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1927 yılında İstanbul'a gelir ve 2 yıl Güzel Sanatlar Akademisi'nde Nazmi Ziya atölyesinde çalışır. Daha sonra Paris'e giden ve Andre Lhote atölyesinde çalışan Bedri Rahmi Eyüboğlu, Türk resim sanatı tarihinde Andre Lhote'un etkisinden en hızlı bir biçimde sıyrılan sanatçılardan biridir. Denemelerden hiçbir zaman kaçınmayan bir yapıda olması Eyüboğlu'nu Türk resim sanatı tarihinde ayrıcalıklı kılar.
Han Kahvesi, 1973
Bedri Rahmi Eyüboğlu (1911-1975)

Ölümünden iki yıl önce gerçekleştirdiği Han Kahvesi, Bedri Rahmi'nin sanat yaşamının başlangıcından itibaren edindiği tecrübelerin tümünü birden ortaya koyabildiği resimlerinden biridir. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun 50 yılı aşkın sanat birikiminin kendini gösterdiği resimde, ressamın Paris yıllarında renk kullanımından etkilendiği Matisse ve Dufy'nin etkileri özellikle figürlerin önünde yer alan kırmızı masada, 60'lı yıllarda giderek yoğunlaştığı folklorik öğelerse figürlerde dikkati çeker. Resimde ortadaki kırmızı masanın hemen gerisinde yer alan iki figürün yüzlerindeki mutsuz ifade, soldaki figürün yüzündeki, sanki o mekanda değilmiş izlenimini veren ifadesizlik ve en sağda saz çalıp şarkı söyleyen figürün kendini müziğe kaptırmış hali, Bedri Rahmi'nin bu resminin dikkat çekici öğeleridir.
Beylerbeyi, 1970
Eren Eyüboğlu (1907-1988)

Romanya'da ortaöğretimi sırasında resim eğitimi almaya başlayan ve daha sonra Yaş Güzel Sanatlar Akademisi'ne devam eden Eren Eyüboğlu, o yıllardaki adıyla Ernestine Leibovici, Paris'te bulunduğu dönemde Andre Lhote atölyesinde eğitim görür. Lhote atölyesinde Bedri Rahmi Eyüboğlu ile tanışan ve 1936 yılında onunla evlenerek Eren Eyüboğlu adını alan sanatçı, D gurubu üyeleri arasında yer alır. Eren Eyüboğlu yaşamının sonuna dek hep üzerinde çalıştığı resmi nasıl "daha iyi" yapabileceğini sorgulamıştır. Paris yıllarında Cezanne ve Matisse'den etkilenen sanatçı, özellikle Matisse'in renk anlayışını benimser ve bu renk anlayışını kendine özgü folklorik bir dil ile birleştirir.
Balıkçı Dükkanı, 1980
Eren Eyüboğlu (1907-1988)

1980 tarihli Balıkçı Dükkanı da onun dağarcığındaki bu özümsemelerin izlerini taşır. Kıpkırmızı bir balıkçı dükkanında siluet halindeki figürlere karşın, balıkların resmin asıl merkezini oluşturması ve neredeyse resme hayat veren nesneler biçiminde betimlenmesi Eren Eyüboğlu'nun vardığı özgün sentezi örnekler niteliktedir.
Şairin Ölümü, 1967
Cihat Burak (1915-1994)

Cihat Burak arkadaşı Nazım Hikmet anısına yaptığı bu çalışmasında şairin en çok bilinen şiirlerinden dizelerle fotoğraflardan alınma görüntüleri harmanlar. Nazım Hikmet 1963'te kalp krizinden ölmüştür, ama şairin ortadaki panelde görülen cesedi sanki bir sokak aydınlanmasında, belki bir taşla öldürülmüş gibidir. Son panelin tepesinde Nazım Hikmet annesiyle birlikte, fes takmış bir delikanlı olarak görülür. Alt köşede şairin arkadaşları ve ailesi vardır, ama Cihat Burak'a göre belki de en çarpıcı figürler, Nazım Hikmet'in ölümünden çok sonra protesto mirasını taşıyanlardır.
Uyuyan Güzel, 1973
Nurullah Berk (1906-1982)

Cumhuriyet döneminin ilk sanatçı kuşağından olan Nurullah Berk, 1920'li yılların sanat ortamında egemen olan İzlenimci sanat anlayışına karşı Kübist Konstrüktivist resim anlayışını savunan D Grubu'nun kurucularındandır. 1930'lu yıllarda Picasso ve Braque'ın Kübist resimlerinden etkilenerek masa, şişe, iskambil kağıdı gibi elemanlardan oluşan yapıtlar gerçekleştirir. 1950'li yıllardan itibaren Fernand Leger ve Andre Lhote'un etkisinde kalan sanatçı, yerel konulara odaklanmıştır.

Nurullah Berk ilerleyen yıllarda Ingres'den beri var olan odalık resimlerine yeni bir bakış getirir. Bir oda içerisinde erotik çağrışımlar barındırarak uyuyan kadın bedenlerini resmettiği çalışmalarında sanatçı, minyatür geleneğinden etkiler taşıyan bezeme (arabesk) gibi öğelere de yer verir. Geometrik bir altyapı üzerinde düz renk planları boyayarak ürettiği resimlerinde Berk, Doğu-Batı sanatları arasında bir sentez oluşturmaya çalışır.
Örgü Ören Kadın, 1981
Nurullah Berk (1906-1982)
Sorun, 1974
Neşet Günal (1923-2002)

Neşet Günal 1939 yılında girdiği Güzel Sanatlar Akademisi'nde Leopold Levy'den eğitim alır ve 1946'da birincilikle mezun olur. Sanatçı resimlerinde insanı, kendi memleketi olan Nevşehir yöresinin toprak adamlarını temel resim öğesi olarak benimser, onların gerçekliğini yaşayarak, duyarak anlatmaya çalışır.

Kıraç bir doğada, derme çatma bir barınağın altındaki çocuklara endişeyle bakan adam, duruşu, elleri, ayakları, giysisi, gerisindeki nevale torbası ve elindeki yabasıyla yaşam öyküsünü izleyiciye bir çırpıda ileten bir çarpıcılığa ve güce sahiptir. Resmin renkleri ve sanatçının kendine has malzeme seçimi, dokusu ve tekniği, bizi adamın bulunduğu tarlaya götürür. Sanatçı bu ve benzeri yapıtlarında "toprak adamlarının" yaşam uğraşlarını, dertlerini, acılarını, yoksulluklarını hissedebilmemizi sağlamak için anılarından desen becerisine, kapsamlı resim sanatı kültüründen fresk tekniği bilgisine dek tüm donanımını kullanır.
Soyut Kompozisyon, 1976
Sabri Berkel (1907-1993)

Üsküp doğunlu olan Sabri Berkel sanat eğitimini Üsküp'te Belgrad'da ve Floransa Güzel Sanatlar Akademisi'nde alır ve daha sonra Türkiye'ye taşınır. 1939 yılında İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Gravür Atölyesi'nde asistan olarak işe başlamadan önce birçok okulda öğretmenlik yapar. 1941'de D Grubu'na katılır. Yalnızca Türkiye'de değil, Avusturya, İsviçre ve Hollanda'da da sayısız sergi açar.

Kariyerinin başlarında usta bir insan figürü ressamı olan Sabri Berkel, 1930'larda Kübist soyutlamalar üzerine çalışmaya başlar. Bu tarzda başörtülü kadınlar, simitçiler, yoğurtçular, balıkçılar ve köy manzaraları yaratarak ikinci vatanının formlarını keşfe çıkar. 1950'lerin başında sadece geometrik soyutlamalara odaklanarak geleneksel hat ve ebru sanatlarından aldığı biçimleri de kullanmaya başlar. 1970'lerden itibaren gitgide daha düz formlar ve daha minimalist kompozisyonlar kullanmaya, bunun sonucunda da tuvalde ağırlıklı olarak soyut şekillerde kesilmiş ya da yırtılmış gibi görünen düz renkli boşluklara yer vermeye girişir. Yinelemeleri ve canlı renk kullanımı, Andy Warhol'un çalışmalarında da olduğu gibi, grafik tasarımın sanata olan etkisini akla getirir.
Balıkçı Çocuk ve Kediler, 1976
Orhan Peker (1926-1978)

Orhan Peker'in bu yapıtının konusu çok yalındır. İki kedi, besbelli genç bir balıkçının yakaladığı balıkla ilgilenir. Ama soğuk tonlarda üç geniş şeridin egemen olduğu bu basit sahnede çok daha fazla şey algılanabilir. Üstteki gri ve mavi şerit, alttaki toprağın grisini yansıtır ve siyahlı-mavili geniş alanın engin bir deniz olduğuna işaret eder. Sahne boşlukla çınlar, balıkçı avdan döndükten sonra, akşamın soğuk renklerine bürünür. Biri koyu, biri açık renkteki kediler, günün saatini yankılar. Geleneksel olarak "beyaz kılın siyah kıldan ayırt edilemediği an" diye ölçülen bir saattir bu. Kediler arkalarını dönüp, pürdikkat balıklara odaklanırken, balıkçı yüzünü izleyiciye döner. Kedilerin duruşuna benzeyen bir şekilde balıkların önünde çömelmiştir. Avladığını korumaya, belki de satmaya çalışmaktadır. Onun müşterilerinin yerinde izleyici vardır ama ona ulaşamıyor, sahnenin sessizliğini bozamıyordur. Balıkçı, izleyiciye değil, onun ötesinde bir noktaya bakarak derin düşüncelere dalmıştır. Sakin, heyecansız görünüşü bir kediyi andırır. Bir delikanlıdır bu; çocuklukla yetişkinlik arasındaki alacakaranlık kuşağında, geçiş anında yakalanmış gibidir. 1976'da Ayvalık'ta yapılmış olan bu resim, birçok kişinin paylaştığı deneyimin anlamını taşır aslında. Orhan Peker'in birçok yapıtında olduğu gibi, burada da anlam, yalnızca resmedilen konunun temsiliyle değil, atmosferi yaratan ince ve çoğunlukla parlayan renklerle de verilir.
Köylü Kadınlar, 1979
Nuri İyem (1915-2005)

Nuri İyem 1933 yılında girdiği Akademi'de öğreniminin ilk yılında Nazmi Ziya Güran'ın öğrencisi olur. Daha sonraki yıllarda Hikmet Onat, İbrahim Çallı ve Leopold Levy ile çalışır. 1937 yılında birinciliği dönem arkadaşı Ragıp Gürcan ile paylaşarak mezun olur.
Yaşamı boyunca toplumsal gelişmeleri gözlemleyen, yapıtlarındaki kendine has imgeler ve özgün bir resim diliyle yaşam sürecini ve toplumunu tüm boyutları ve özellikleriyle kalıcı kılan İyem, 1946 yılında Güzel Sanatlar Akademisi dışında sanat eğitimi veren ilk özel atölyeyi de kurmuştur. Sanatçı, belki de halka daha yakın olabilmek, toplumunun kendisini ve yapıtlarını benimseyebilmesi için, gözlemlediği her şeyin - yüzlerin, evlerin içlerinin, doğa ve kent manzaralarının, her tür eşyanın ve her tür durumun resmini yapmıştır. Bu konu çeşitliliğine paralel olarak, farklı armoni ve doku arayışlarını da sürdürmüş ve kendine özgü teknikler geliştirmiştir. Onun "kadın yüzleri" boyut, kurgu, armoni, doku ve ışık/gölge dengeleri açısından şaşırtıcı bir çeşitlilik içerir. İyem 1970'li yıllarda göç, gecekondu ve gelin temalarına yoğunlaşıp Türkiye'nin 1950 sonrası kentleşme sürecini belgeler.

Nuri İyem'in "Köylü Kadınlar" adlı sıra dışı büyüklükteki resminin ön planında biri bize doğru, biri yana, biri de yarım yana dönük olarak yer alan üç Anadolu gelini arka plandaki köylerinin yılankavi yolunda giderek uzaklaşan gurbetçi erkeklerinin yokluğunun ayırdına varıp, bunun tedirginliğini yaşamaktadır.
Muhteşem Çağ, 1987
Burhan Doğançay (1929-2013)

Burhan Doğançay ilk sanat eğitimini babası Adil Doğançay'dan ve Arif Kaptan'dan alır. Ankara Üniversitesi'nde aldığı hukuk eğitimi ve 1955'te Paris'te tamamladığı ekonomi doktorasının yanı sıra, sanat eğitimini ve uygulamalarını da sürdürmüştür.

Doğançay'ın Koniler dizisinin Mavi Senfoni ve Mimar Sinan ile birlikte en yetkin örneğinden birisi olan Muhteşem Çağ'da Osmanlı geleneksel sanatlarına ilişkin imgelerin yer aldığı dergi ve gazete sayfaları kullanılmıştır.
Hallac-ı Mansur, 1987
Erol Akyavaş (1932-1999)

Türk resminde İslami düşünce geleneğini tasavvufi bir yönelimle çalışmalarına aktaran Erol Akyavaş, Batı akılcılığı ile Doğulu dünya görüşü arasında kendine özgü sentez geliştiren nadir sanatçılardan biridir.

Hallac-ı Mansur serisinden bir örnekte sanatçı, resmin neredeyse tüm yüzeyini kaplayan bir vav harfi (و) boyamıştır. Vav harfi, tasavvuf düşüncesinde yaratan ile yaratılan arasındaki ilişkiyi simgeler.
Kapı, 1987-89
Burhan Uygur (1940-1992)

1970-1990 dönemi Türk resminin iz bırakan en önemli sanatçılarından biri olan Burhan Uygur, sonuna kadar bir sevda adamı, az rastlanır canlılıkta bir insan, usta bir ressam ve yakınları için iyi bit arkadaştır. Sanatçı, ince duyarlılıkları ve yakınlarını resmetmiştir. Sanatçının hafif fırça kullanımıyla oluşturduğu lekeler zaman içerisinde simgesel öğelere dönüşmüştür. Gönlünce yaşamış, yaşadığını resmetmiş, resmettiğini yaşamak istemiştir. Kimi resimlerinde Kader'in peşine düşmüş, fal açan kadınlarla geleceğini görmeye çalışmıştır. Yoluna çıkan eski çerçevelerde, tepsilerde Cehennem Kraliçeleri, Uzakdoğulu Resim Ustaları resmedilip can bulmuştur. Ve nihayet Üsküdar, Kirişçi Sokağı'ndaki eski evinin küçücük atölyesinde "evrak-ı metruke"sini dışa vurduğu, bir anlamda günah çıkarttığı bu büyük kapı, hiç kuşkusuz, Burhan Uygur'un sanatını taçlandıran, kendine özgü Mahşer Günü tablosu olarak nitelendirilebilir.
Sanatçı, yaklaşık 100 yıllık kapının tüm düzlemlerinde ve kıvrımlarında en başından tensel ve tinsel yaşamının bilançosunu çıkarır, yüreğinin derinliklerine geçmişin ağır ve hafif yüküyle yolculuklar yaparak, hayatına giren her şeyi resmeder.
Hapishanede Ziyafet, 1999
Semiha Berksoy (1910-2004)
Eyüp, 2004
Naile Akıncı (1923-2014)

Naile Akıncı 50 yılı aşkın süredir Eyüp semtinin coğrafi, kültürel ve sosyolojik gelişimini resimlerine konu edinmiştir. Sanatçı, Pier Loti tepesinden gerçekleştirdiği eskiz ve resimleri aracılığıyla, Eyüp ve çevresinin doğal bitki örtüsünü, mimari dokusunu ve atmosferini kendine özgü bir yorumla kayda geçirir. İlk örneği 1953 yılına tarihlenen bu resimler, aynı zamanda bir ressamın doğa ile kurabileceği uzun soluklu ilişkinin olasılıkları hakkında bilgi verir. Bu bölgeyi konu alan her resminde sanatçı, izleyicisine bir doğa parçasının zaman içerisinde nasıl değişebileceğini ve ressamın bir doğa parçasını her seferinde yeniden nasıl yorumlayabileceğini gösterir.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...